|
...Tam kaldığım odanın kapısına yaklaştığımızda kendilerine tekrar kibarca soruyorum benden ne istediklerini. “Sende yasak yayınlar, dergiler-kitaplar varmış, onları teslim alacağım” diyor Alpay Sensei. Şaşkınlığım daha da artıyor ve kapının üzerindeki boşlukta bulunan odamın anahtarını alıp nihayet kapıyı açıyorum. Sensei Alpay içeri girer girmez bana: “Hangisi senin yatağın?” diye soruyor. “Pencerenin yanındaki yatak benim” diyorum. Hemen yanında getirdiği “inzibatlarıyla”, pardon kursiyer/eski talebeleriyle birlikte yastığımın, yorganımın ve yatağımın altını bir bir kaldırıp arama yapıyorlar. Hiçbir şey bulamıyorlar yatağımın içinde ve çok sinirleniyor Sensei Alpay.
...Tekrar soruyorum kendisine neler olup-bittiğini ve gerçekten ne aradıklarını. Bana, “sendeki o yasak yayınları arıyorum dedim ya, nerede onlar? Çabuk onları neredeyse bul ve bana ver” diyor tıpkı bir sıkıyönetim komutanı edasıyla. Yasak yayın kelimesi beynimde tam bir bomba etkisi yaratıyor ve böyle birşeye hayatımın hiç bir döneminde, hiç bir zaman sahip olmadığımı ısrarla söylüyorum. Bana inanmıyor ve nihayet “hafta sonu bazı kursiyerlerinlerin senin elinde gördükleri ve şikayet konusu ettikleri yasak dergi-kitap, herneyse onları bul çabuk.” diyerek baklayı ağzından kaçırıveriyor.
...Meğerse bazı değerli(...)ve bir o kadar da dindar(!) ve fakat ne hikmetse Shotokancı, (yani onların stilini çalışıyorsa zararsız) olan antrenör arkadaşlarım tarafından resmen jurnallenmişim...Jetonum düşüyor o anda ve iki gün önce Kızılay meydanındaki gazete bayiinden satın aldığım, üstelik saklama gereği bile duymayıp, etejerimin çekmecesinde bulunan teorik derslerin kitapları arasına rastgele koyduğum dergiyi çıkartıp gösteriyorum. “aradığınız dergi bu olmasın sakın?.. Sensei Alpay;“Sanırım bu, evet evet bu.” diyor ve “mal bulmuş mağribi” gibi, bir anda elimden kaptığı dergiyi şaşkın bakışlarla sözümona incelemeye başlıyor. Kendisine, sözkonusu dergiyi iki gün önce gazete bayiinden para ile satın aldığımı, bu konuda kursiyerlerden tanıklarımın olduğunu, gerekirse o arkadaşlarımın isimlerini verebileceğimi anlatmaya çalışıyorum. Ayrıca derginin yasal izinle çıkan ve ülke genelinde dağıtılan bir dergi olduğunu da ekliyorum sözlerime. Ama beni dikkate alıp dinleyen kim. Sanki duvarlarla konuşuyorum...
...Adeta bir savcı edasıyla hemen oracıkta zabıt tutuyor ve yanında getirdiği talebelerinden bazılarına da, “olay yeri görgü tanığı” sıfatı ile imzalattırmayı da asla ihmal etmiyor. Sanki odamda “Nazım Hikmet’in kitapları, şiirleri bulundu ya da ne bileyim Karl Marks’ ın Das Kapitali, Friedrich Engels’in Sosyalizm” kitabı bulundu. Ama dergi dinden hac’dan bahsediyor, kim bilir belkide o dergiyi Said Nursi veya Fetullah Gülen falan bastırmıştı...Gerçi bu bahsettiğim yazarların eserlerinden bir çoğunu, gizli-saklı daha lisede öğrenci iken okumuştum. Üstelik bu insanlar kendilerini sürekli okumaktan da adeta zevk aldığım ufkumu açan, aydın insanlardı. Ayrıca ülkenin gerçek aydınları ve geniş halk kitleleri tarafından sevilen, okunan sahsiyetlerin yayınları yasaktı sözümona demokratik(..)ülkemizde...
...O günden sonra Sensei Alpay’ın sürekli tekrarladığı “Yasak yayın” kelimesi beynimde her saniye yankılanır oluyor. Türkiye’de yayınlanan ve piyasalarda serbestçe alınıp-satılan bir dergi, bir kitap nasıl zararlı ve yasak olabiliyordu bu ülkede? Demek ki demokrasi-memokrasi hikaye ve bizler yine birilerince resmen kandırılıp avutuluyorduk...Bir diğer deyişle uyutuluyorduk. Tıpkı öğrencilik yıllarımda sürekli dinlediğim ve sevdiğim Melike Demirağ’ın bir şarkısında seslendirdiği gibi;
..“uyu halkım uyu, uyutayım seni
..masallarla ninnilerle avutayım seni
..şarkılarla türkülerle uyutayım seni
..seksi meksi filimlerle avutayım seni
..çekilişle mekilişle uyutayım seni.”
...Uğradığım bu eşi ve benzeri görülmemiş zulüm karşısında, bir anda dünyam kararıyor ve moralim bozuluyor. Zira işin içinde sırf bu yüzden, çok basit ve bir o kadar da gülünç bir nedenle kursta başarısız sayılıp, kaybetme korkusu da var. Ya olumsuz bir durumla karşılaşırsam diye düşünmekten uykularım kaçıyor o günden sonra. Üstelik Karate Antrenörü olmak için devlet memurluğu görevimden de istifa etmişim ve de evliyim. Yani geçindirmekle yükümlü olduğum bir ailem var. Diğer taraftan da bazı aklı evvel antrenör arkadaşlarımın beni yalan yanlış ifadelerle gammazlamaları sonucunda “Dimyata pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak” da var işin ucunda.
...Kursun son haftasına teorik sınavlarla başlıyoruz ve korktuğum başıma geliyor. Tüm teorik derslerin yazılı sınavlarından en yüksek puanlar alarak geçiyorum ama, sıra pratik uygulamalı Karate testine gelince, Sensei Alpay benden stilim olan Nanbudo’nun Katalarını değil, spor hayatımın hiç bir döneminde çalışmadığım, sadece kurs sürecinin son haftasında, bir şekilde öğrendiğim Shotokan Katalarını çizmemi istiyor. Tıpkı daha önce yine bu sütunlarda yazdığım gibi, Federasyonun DAN sınavlarında biz Nanbudocuları yok sayan, uyguladığı aşırı ve sert tutumları ile Karate camiasında adeta terör estiren, bir dönem Adana ilinde yapılan Dan sınavı esnasında herkesin gözü önünde antrenör A.K.yı tokatlayarak çevresindeki insanların yüreğine korku salan, kendi (JKA) Shotokanı dışında kalan Karate stillerini çalışanlara kan kusturan Sensei Alpay, benden Shotokan Katası talep ediyor! Kurs sırasında duyduğumuz dedi-kodu da böylece gerçekleşiyor ve çaresiz olarak bazı dostlarımın son birkaç günde bana öğrettikleri şekliyle Shotokan katasını aslanlar gibi çiziyorum. Sınav bir şekilde sona eriyor.
...Kursun son günü diploma töreni yapılıyor ve bir nevi “Sayanora partisi” düzenlenip karşılıklı göbek atıyor tüm kursiyerler. Türkiye Karate tarihinde ilk defa düzenlenen ve 21 gün süren bu kursta, katılan 40 kişinin 39’u, (yani ben hariç herkes)“2.Kademe Kıdemli Antrenör” diplomalarını alıyorlar. Bana da avucumu yalamak düşüyor. Dönemin Federasyon Başkanı ve değerli büyüğüm Sn.Dr. İbrahim Öztek bey ile yazışmalarım sonucu haksızlığa uğradığım anlaşılıyor ve geç de olsa antrenör diplomamı alabiliyorum.
...Türkiye’de sürekli olarak Karateye hizmet ettiklerini her ortamda dile getirenlerin, Karate’ye yaptıkları bu hizmetin büyüklüğünü ve kahramanlarımızın gösterdiği bu özverinin ölçüsünü tahmin edebiliyor musunuz değerli Siyahkuşak okurları? Bu tektipçi sorunlu kafaya sahip olanlar, zaman geldi kendilerini yetiştirenleri ik-kyu (Kahverengi kuşağa)indirdiler, yeri geldi insanları Siyah kuşak-Dan sınavlarından kovdular, yeri geldi (benim gibi)hak ettikleri halde antrenörlük diplomalarını almalarını engellediler. Sebep neydi, amaç neydi kendilerinden başka hiç kimse gerçek nedenini bilmiyor...Büyük hocalara kim ve hangi hakla hesap sorabilir ki?
...İnsanları korkutarak, ürküterek, spor salonlarında herkesin gözü önünde antrenör tokatlıyarak, hak iddia edenleri karşılarından kovarak nereye varabildiler ki? Bu ayırımcılık yapan antrenörlerin büyük bir bölümü de üstelik her olaya kendi ideolojik gözlükleri ile bakıyorlar. Söylermisiniz lütfen bana, bir savaş sanatı ustasının veya gerçek bir Karate-do antrenörünün “DO”dan başka ne tür bir ideolojisi olabilir ki? İnsanlar çocuklarını Karate sporuna yollarken onların gerçek hocalar, Sensei’ler tarafından eğitilmelerini istedikleri için yolluyorlar. Yoksa tarihin karanlık çöplüğü arasına karışmış, ne idüğü belirsiz birtakım “izm” leri öğrensinler diye değil. Ama bizdekilerin sözümona maşallahı var. Türkiye’deki birçok dojo’da maalesef “DO” haricinde herşey itina ile öğretiliyor. Daha da ileri giderek diyebilirim ki, “Bana dojo’nu/hocanı söyle, sana kim olduğunu söyliyeyim...”
...Bu herşeyiyle bana ait tesbitlerden sonra, aman elmalarla armutları karıştırmayalım ve güzel ülkemde yetişmiş birbirinden değerli, erdemli ve tarafsız gerçek ustalar ile yiğit Sensei’leri yukarıdaki yazdıklarımdan tenzih eder, onları en derin saygı ve hürmetle selamlarım.
...SESAM’da antrenörlüğüme engel olanların dayanaklarının ilki, teknik olarak Nanbudo’cu olmamdı, dolayısıyla JKA Shotokan katalarını onlar kadar güzel çizemememdi. Bu benim kabahatim mi şimdi? Öteki asıl (onlara göre)korkunç suçum ise; kurs sırasında ülkeye, pardon SESAM’a, Karate camiasına, Kızılay meydanındaki gazete bayii aracılığı ile kampa yasal bir dergiyi sokmak ve bu sayede Federasyonu, ileride de Türkiyeyi ele geçirmeye çalışmaktı(!!!) Kimbilir belkide yıllar önce, öğrencilik dönemlerimde 78 kuşağı olduğumu öğrendilerde, ülkede tekbaşıma devrim(!) falan yaparım diye mi korktular ne?
...Evet dostlar, başımdan geçenleri yanlış okumadınız... “Bu kadarına da PES yani” dediğinizi duyar gibiyim...Birileri suyun başını tutunca, normal oluyor böyle kanunsuzluklar orada.
...Bir jandarma başçavuşu edasıyla kamptaki odamda kanunsuz, izinsiz arama yapan, bulduğu legal/yasal bir dergiyi, illegal suç unsuru sayarak beni de suçlu ilan edip, savunmamı bile almaksızın gıyabımda yargılayan, üstelik o dönemde antrenörlük diplomamı(geçici bir süreliğine de olsa)almama engel olan bu zihniyet sahipleri, Türkiye Karatesine işte böylesine eşsiz(...) ve kalıcı hizmetler vermişlerdir. Lütfen ayakta alkışlayınız bu kahramanımızı ve en yakın zamanda yapılacak federasyon seçiminde de bir şekilde ödüllendiriniz. Benim gibi büyük bir tehlikeden(!) federasyonu ve ülkeyi tek başına kurtardığı için de İstanbul Halaskargazi Caddesine bir heykelini dikiniz...
...Ben onlara; yani ön yargılı, dünyaya ve olaylara at gözlükleri ile bakan, kendi doğrularından başka hiç bir şeyi kabullenmeyen, kendileri gibi düşünmeyenleri tehlikeli ve düşman gören ve antidemokratik kafa yapısına sahip, özgürlük ve demokrasi düşmanlarına, Yusuf Hayaloğlu’nun şiirindeki gibi seslendim ve alıp başımı, çekip-gittim.
..“İşte gidiyorum
..Birşey demeden
..Arkamı dönmeden
..Şikayet etmeden
..Hiçbirşey almadan
..Birşey vermeden
..Yol ayrılmış, görmeden gidiyorum...”
...Demokrasi, İnsan hakları ve özgürlüklerin olmadığı bir ülkede, herkesçe tanınan meşhur biri olarak yaşamaktansa, Özgür bir ülkede hiç tanınmayan birisi olarak yaşamayı tercih ettim ben.
...Şimdi anladınız mı iki ay önce yazmış olduğum yazımın sonunda, “Türkiye’de acılarla dolu, boşa geçen 40 yıllık yaşamım süresince, şahsıma bizzat zulmetmiş onlarca resmi-gayri resmi bütün zalimleri Tanrıya havale etmişim. Onlardan ve kötülüklerinden uzaklaşarak; işimden-aşımdan, eşimden dostumdan, yerimden-yurdumdan olmuşum.” demekle neleri ve kimleri kasdettiğimi şimdi daha iyi anladınız mı? Bu sadece çekmiş olduğum onlarca zulümden bir tanesi. Yeri ve zamanı geldiğinde diğerlerini de anlatacağız kısmet olursa bu sütunlarda. Bu arada meraklıları için daha fazla anekdotu, yayınlamaya hazır duruma getirdiğim kitabımda okuyabilecekleri müjdesini bu sütunlarda ilan ediyor, Karate anılarıma ilişkin yazılarıma “izninizle” bir süre ara vermek istiyorum.
(Bu makale yazılı veya elektronik ortamda kaynak göstermeden yayınlanamaz. Kaynak göstermeden yayınlayanlar hakkında yasal işlem yapılacaktır.)
|
Comments
Hani derler ya, “Yiğidi öldür ama hakkını yeme” diye. Bu kardeşiniz ne bir yiğidi öldürür, ne de bir başkasının hakkını hukukunu çiğner. Size “roman” gibi gelen yazılarımın herhangi bir satırında yalan, yanlış ve iftira varsa siz asıl onu dile getirin lütfen.
Benim yazdıklarım malumu ilamdan başka bir şey değildir. Bunları maalesef yaşadık, keşke olmasaydı ama oldu işte. Kaldı ki Sesam’da bana karşı yanlış bir tutum içine girdiğini anlayarak, yıllar sonra İzmir’deki bir turnuvada beni görür görmez içten bir şekilde kucaklayıp, boynuma sarılarak helallik dileyen değerli antrenör arkadaşlarım halen mevcuttur.
Keşke özür dilemek gibi güzel bir erdem olsaydı da beni mahcup etseydiniz. Keşke bana “Fatih, Bu anlattıklarının hiç birisi olmamıştır, sen rüya görmüş, hayal görmüş olmalısın” diyebilseydiniz .
Bütün bunlarla birlikte ve bütün bunlara rağmen ne sizin şahsınıza, ne de bir başkasına asla kin duymadım. Sizlerin de benim de yaşımız elliyi çoktan geçti. Gelin geçmişinizle yüzleşin ve benim şahsımda diğer daha başka kimlere (), özür dileyip helalleşin. Bugün varsak yarın yokuz, bunu siz benden daha iyi biliyorsunuz.
Almış olduğum yüksek terbiye ve ahlak gereği, sizi yinede bir büyüğüm olarak görüyor,
Saygı ile selamlıyorum. Oss.