Zirvenin Formülü: Bireysel Yetenek mi, Ekip Akılsallığı mı?

Zirvenin Formülü: Bireysel Yetenek mi, Ekip Akılsallığı mı?
BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ

ZİRVENİN FORMÜLÜ: BİREYSEL YETENEK Mİ, EKİP AKILSALLIĞI MI?

Kemal YOLCU

“Kendine güvenen 4 kişiyle takılırsan 5. sen olursun. 4 akıllı kişiyle takılırsan 5. sen olursun. 4 zenginle takılırsan 5. sen olursun. Karamsar 4 kişiyle takılırsan da… 5. sen olursun.”

Kişisel gelişim literatüründe sıkça duyduğumuz bu kural, aslında evrensel bir gerçeğin altını çizer: İnsan, en yakınında tuttuğu beş kişinin ortalamasıdır. Ancak bu kural sadece bireysel hayatlarımız için değil; kurumlar, federasyonlar ve koca bir ülkenin spor ekosistemi için de aynen geçerlidir.

Uzun süren bir maratonun, yüzlerce ve binlerce insanın emeğinin ardından Futbol Dünya Şampiyonası’nda nihayet finale gelindi. Bazı favori ülkeler elense de, kürsüye yaklaşan takımlara baktığımızda hiçbirinin şans eseri orada olmadığını net bir şekilde görüyoruz. Bu turnuva bize bir kez daha gösterdi ki: Bazen sadece “iyi olmak” yetmiyor; iyilerle birlikte olmak, doğru bir ekibin parçası olmak gerekiyor. Çünkü bireysel yetenek sizi ancak bir noktaya kadar taşıyabilir; fakat bir dünya şampiyonluğu, uzun, meşakkatli, yorucu ve bir o kadar da akılcı oyunların birleştiği bir ekip başarısıdır. Bunu başarabilenlere selam olsun.

Peki, bu büyük pencereden dönüp kendi ülkemize baktığımızda ne görüyoruz?

Türkiye’de gerek futbol dünyasının gerekse diğer spor branşlarının finaller öncesi ve sonrası yaşadığı süreçler, yapılan analizler ve eleştiriler tek bir gerçeği çıplaklığıyla yüzümüze vuruyor: Bireysel olarak iyi olmak yetmiyor. Bir başarı hikayesi yazılacaksa; yönetim, teknik kadro, sporcu, malzemeci, doktor, analist ve sağlık ekibinin tamamının bu “iyilik” halkasına dahil olması ve bütüncül bir ekip ruhuyla hareket etmesi gerekiyor.

Buradaki niyetim sadece futbol analizi yapmak değil. Bu aynayı alıp ülkemizdeki diğer spor branşlarına, federasyon yönetimlerine ve yaşadığımız genel süreçlere tutmak gerekiyor. Zira futbolumuzun veya olimpik/amatör branşlarımızın yaşadığı tıkanıklıkları okuduğumuzda, sahneler değişse de hikayenin bize hiç yabancı gelmediğini görüyoruz.

Bizde maalesef yerleşik ve sorgulanamaz bir yönetim refleksi var: “Federasyon başkanı her şeyi bilir, her şeyi o yapar, her yaptığı da doğrudur.” Dile kolay; tam 15-20 yıldır aynı federasyon başkanları, aynı yönetim mantalitesiyle koltuklarında oturmaya devam ediyor. Peki, sonuç ne? Eğer bu kadar uzun süre tek bir yapıyı yönetip de dünyada hala hakem ve yönetim kurullarında bir söz sahibi, bir güç odağı olamadıysak; her Avrupa ve Dünya Şampiyonası dönüşünde “hakemler bizi yaktı” diye şikayet ediyorsak durup iyi düşünmeliyiz. Kuralları koyan küresel masalarda yoksanız, o kurallarla yönetilen maçta elenmeye mahkum kalırsınız. Çözüm dışarıda suçlu aramak değil, sistemi sıfırdan inşa etmektir.

Gelin, profesyonel olarak yönetildiği iddia edilen mekanizmalara biraz daha yakından bakalım:

Kağıt üzerinde her branşta klasmanlar, hakem kurulları var. Peki bu kurullar Avrupa’da, dünyada ne yapıyor? Federasyonlar her yıl övünerek artan sporcu ve antrenör sayılarını birer başarı gibi önümüze koyuyor. Ancak kimse bu sayıların içindeki niteliği sorgulamıyor. Nicelikle göz boyanırken, asıl çürüme eğitim sisteminin tam merkezinde, antrenör kurslarında yaşanıyor.

Ülkemizde düzenlenen antrenörlük kurslarına ve verilen eğitimlere baktığımızda karşımıza trajikomik bir manzara çıkıyor. Hayatını o branşa adamış, zaten milli sporcu seviyesine gelmiş ve işin temel tekniğini ezbere bilen bir sporcuya, antrenörlük kursunda hala “tekme-yumruk atmayı”, modelin nasıl olacağını öğretmeye çalışıyoruz! Ya da daha kötüsü, kürsüye çıkan eğitmenler modern antrenman bilimini, pedagojiyi, sporcu psikolojisini anlatmak yerine geçmiş anılarını anlatıyor: “Bakın ben zamanında ne maçlar çıkardım, ben var ya ben…” Geçmiş anılarla övünmek antrenör eğitmek değildir; modern sporu nostaljiyle yönetemezsiniz.

Bugün ülkemizde antrenörlük belgeleri, siyah kuşaklar, dan dereceleri ve çeşitli unvanlar adeta birer matbaa gibi basılıp etiket olarak dağıtılıyor. Her köşede bir “başantrenör” veya “uzman” var ama uluslararası arenada yaprak kımıldamıyor.

Eğer birileri çıkıp, “Ben kulübümde çok iyiyim, paramı kazanıyorum, sporcunun maçını yaptırıp günü kurtarıyorum, gerisi beni ilgilendirmez” diyorsa, zaten söylenecek hiçbir şey kalmamıştır.

Şunu net bir şekilde idrak etmeliyiz: Sistemi yeniden kurmadan ve liyakatsizce etiket dağıtmayı durdurmadan hiçbir şey değişmeyecek. Biz yöneticimizin, hekimimizin, hakemimizin ve antrenörümüzün kalitesini “anı anlatma” seviyesinden çıkarıp bilimsel dünya standartlarına çekmediğimiz sürece, bireysel başarılar çölde açan yalnız çiçekler olarak kalmaya mahkumdur. Zirveye ortak olmak istiyorsak, “ben” odaklı koltuk yönetimlerini bırakıp “biz” diyen akılcı ve profesyonel sistemler inşa etmek zorundayız.

“İnsan yakınında tuttuğu 5 kişinin ortalamasıdır”

Not: yazı ile ilgili; sende kimsin sana ne vs diyen arkadaşlar çıkacaktır, onlara son günlerin modası olan ve Sevda Türküsev hanım efendinin yanımı ile cevap vermek isterim. “Bu sene Popo Moda oldu herkes poposunu ortaya atmış gözünün içine sokuyor ve sen hala bakma kardeşim diyorsun”

Etiketler:
“Kendine güvenen 4 kişiyle takılırsan 5. sen olursun. 4 akıllı kişiyle takılırsan 5. sen olursun. 4 zenginle takılırsan 5. sen olursun. Karamsar 4 kişiyle takılırsan da… 5. sen olursun.”
Kişisel gelişim literatüründe sıkça duyduğumuz bu kural, aslında evrensel bir gerçeğin altını çizer: İnsan, en yakınında tuttuğu beş kişinin ortalamasıdır. Ancak bu kural sadece bireysel hayatlarımız için değil; kurumlar, federasyonlar ve koca bir ülkenin spor ekosistemi için de aynen geçerlidir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.